Okumanın Getirdikleri

Balıkhane nazırı Ali Rıza Bey “Bir Zamanlar İstanbul” adlı kitabında şu ibretlik satırları yazar: “Ne yazık ki, memleketimizin okumuş insanları geçim kaygısı ile ilkokul öğretmenliğini kabul etmemişler, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar okulsuz kalmışlardır. Üsküdar tarafında115, Galata civarında 120 ve İstanbul’da 300 okul varken, bunların içinde ancak on okulda öğretmen bulunuyordu ki, bunun ne derece okumaya yardım edebileceği kolayca anlaşılır. İnsaf olunsun bir çocuk, küçüklüğünden delikanlılık çağına kadar sokaklar-larda büyür, yazıları hecelemeyen öğretmenlerden terbiye görürse artık ondan ne beklenir?”

Sanırım, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, 1800–1870 yılları arasından söz ediyor olmalı. Ama öylesine bir eğitim sistemi ki, yaşadığı ülkeden bihaber, çevresinde olup bitenden, nihayetinde üzerinde yaşamını idame ettirdiği coğrafyadan habersiz, kim bilir, kimleri yetiştiriyordu!

Evet, eğitimin temelinde güzellikler olmalı. Eğitimin temelinde, ilgi, alâka ve samimiyet olmalı. Oysa eğitimin temelinde, bu haliyle, çocuklara bırakın edebi düşünceler tadını vermeyi, onları edebiyattan hepten soğutulduğu inancındayım. O nedenle, yıllardır yaşanılanlara artık dur demeli, şayet dur denilemeyecekse, vatandaşların duyarlıklarından hareketle okuma salonları, kütüphaneler… Yani okumayı teşvik edici unsurlar söz konusu olur…

İki binli yılların başlarıydı sanırım… O zamanlarda, bir arkadaşımız, köylerde kütüphane kurma girişimindeydi. Ama nedense, bu girişiminden dolayı rahatsızlık duyuyordum. Ki, elbette kütüphanelerin bir değil, binlerce olmasından yanayım. Fakat nedense rahatsızlık duy-maktaydım. Mesut, bu arkadaşın yanında, bu kütüphanelerin açılışında ve kuruluşlarında yardımcı oluyordu. Oysa zaman içinde, hem kendisinin, hem de benim, duyduğum rahatsızlıktan, sevgili Mesut’la bir araya gelmemizi ve bir anlamda kulis yapmamızı sağladı. Benim, kişisel davranışlardan ve etik olmayan duyarsızlıkların neden olduğu rahatsızlığım, kütüphane kuran arkadaşımızın, şahsi isimlere öncelik ve şahsi tavırların olmasıydı. Çünkü, kütüphane ortaktı ve kamuya açık bir tür düşünce içerisinde olmalıydı. Yani diğer katılımcıların kimliğine, niteliğine bakılmaksızın adeta, davetlinin figüran sıfatını hissetmesiydi. Bu da benim açımdan hiç etik olmayan, banal sayılabilecek bir yaklaşımdı…

Mesut; dinamik, sevecen, duygulu bir arkadaş. Bahar mevsiminin yaz aylarına yaklaştığı, o ılık günlerde kapımı çaldı sevgili Mesut… Eşimde tanıyordu. Buyur ettik. Eşimin hazırladığı birkaç bardaklık çay içiminde, çalışma odamda, Mesut kardeşimin kütüphane konusunda yapacağı çalışmaları ve düşünceleri irdeleyip, hemfikir olduk.

Odada, şaşkınlıkla irdelediğim ve ilgilendiğim sözü ağzından çıkıverdi. “Hedefim 500 kütüphane!” Şaşırmamak ek olası değil. Hayretler içerisinde kaldığımı itiraf etmeliyim. Gerçi, onun, bu enerji yüklü oluşu, beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Ancak ne denli olursa da, böyle bir durumun gerçekleşeceği sanırım hamasi düşünce gibiydi…

Hani derler ya, yaşayıp görmeli. Evet, ömrümüz oldu. Mesut’un yıllar önce söylediği ve benim hayretler içerisinde dinlediğim o sözlerinin, arkasında durmuş ve yıllar birbirini kovaladıkça, takvimler 2006 yılını gösterdiğinde kütüphanelerin sırasıyla birbirlerine eklendiğini gördüm… Ve sevgili Mesut, bu davranışıyla bana, şapka çıkartmadan öte umar bırakmadı…

Sanırım, onun bu azmi, enerjisi olduğu sürece, ki, olmasını temenni ederim. Daha ne güzellikler, ne incelikler göreceğiz sevgili Mesut’tan…

Mustafa GÖKÇEK

Dostlar Kahvesinde Yemen’i Hissetmek!

Sonbahar’ın, yaz sıcaklığının mevsiminin bittiğini hatırlatan ılık bir gününde, eşimle birlikte İzmir’de, herhangi bir yerde, bu tarz pişirilen bir fincan acı kahveyi, pek içmek nasip olmadı…

Kahve tiryakisiyim, bunu yakın dostlarım bilir. Bu nedenle sade pişirilen kahveyi, eşimin elinden içmek ayrı bir güzellik ama bu arada belirtmek istediğim, herhangi bir yerde aynı damak tadını alamayacağım için, evimin dışında içemiyorum. Ancak, yıllarca süren bu düşünüşüm, eşimle gittiğimiz, Neco’nun kahvesi (Yayla Kahve)’ nde bozuldu. Çünkü hemen aynı damak tadımı, üstelik köpüğü bol bir fincan kahveyi, yıllar sonra da olsa, nihayet içebildim. İlk içtiğimde, yani fincanı ağzıma doğru götürüp, ilk yudumu aldığımda, bir an öylece kalakaldım. Çünkü boğazım yandı… Çünkü fincanda pişirilen kahvenin içimi enfesti ama bu durumu bilmeyenler için adeta bir tür tuzaktı. Oysa yudumlamaya devam ettikçe kahvenin, kendine özgü hoş kokusu, enfes bir tat şeklinde damaklarınıza değerek, ağzınızın içerisinde dolaşıyor ve boğazınızdan aşağıya doğru bir akışla, usulca iniyor… Ve inanın bunu hissediyorsunuz…

Kahve içiminde, hele dostlar yanımdaysa, onlarla anılara yolculuk eder, biraz eski hatıralardan söz eder, o günleri anar, hasret yaşarım… Böyle düşüncelere girdiğimde ise, aklıma yıllar öncesi yazdığım “Huzurum” adlı bir şiirim gelir;

Huzurum

Kahve, ah… Kahve

Yemenin kadısı, sabahımın mutluluğu

Gözlerimi yatırıp uzaklara

Bir yudum su, bir yudum kahve ve bir yudum sen

Yoldaşım, bir sade kahve içimine hayır demem

Tanrı bilir ama kırk yıl beraber olmak isterim

Köpüğü olmasa da, fena değil hani

Arada bir yapsam da, kadın elinden içmek iyi oluyor…

Kahve tiryakileri için, kahvenin önemini zaten web sitemde uzun, uzadıya bahsettim. Ancak tüm bunlara ilave kahvenin, karaciğerin adeta bir tür kalkanı olduğunu vurgulamam gerekiyor. Ama günde en fazla iki, bilemediniz üç tane… Ayrıca sonrasında veya öncesinde bir bardak dolusu suyun içilmesini de salık veririm.

Hem, kahvenin yanında su getirilmesinin ayrı bir hikâyesi de vardır. Rivayete göre, “Köyün ağası oğlunu köyün en iyi kahve yapan kızı ile evlendirmek ister. Orta halli bir ailenin kızını görmeye ve münasip bulunursa istemeye giderler. Kahveler içilir, oğlan babasına göz işareti ile kahveyi ve kızı beğendiği sinyalini verir. Allah’ın izni ile kıza talip olur. Babası, kızına müjdeyi büyük bir heyecan ile iletir. Kız mırın kırın eder, bu aday ile evlenmeyi düşünmediğini söyler. Babası “Kızım neden bu kısmeti tepiyorsun, sonra pişman olursun” dediğinde, kız babasına “Siz kahve içerken ben uzaktan baktım, köyün en iyi kahve pişiren kızına talip olan damat adayı, kahve içmesini bilmiyor, yanındaki suyu, kahveden sonra içti. Bu bakımdan tereddütlerim var…” der.

Teamüllere göre, yanındaki su, kahvenin tadını hakkı ile alabilmek için, kahveden evvel içilir…

Tüm bunların yanı sıra Neco’nun yerinde içilen bir fincan kahvenin, telvesi, hoş kokusu, üzerinde biriken enfes kaymağı… Ağzınızı daha fazla sulandırmadan içmenizi, naçizane olarak öneririm. Çünkü biliyorum ve bilirsiniz ki, içilen bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Siz için, orada bulunan dostlar, hatırınızı muhakkak kırk yıl sayarlar… Ve inanın, orada, yani Neco’nun kahvesinde kendimi veya kendinizi, sanki Yemen ilindeymişsiniz gibi hissedersiniz!

Neco’nun Kahvesi; Kemeraltında, Hisarönü camisinin hemen arkasında, üstelik denk gelirseniz çok güzel ve nefis bir fasıl da dinlersiniz…

Protesto Ediyoruz

Ahmet Şık, Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Mümtaz İdil, İklim Bayraktar, Sait Kılıç, Müyesser Yıldız, Aydın Bıyıklı ve Yalçın Küçük… Bu gazeteci ve yazarlar şimdi gözaltındalar. Hapishanelerde tam 61 gazeteci var.

Devletin içinde yuvalanmış karanlık güçler ve doğrudan doğruya resmi devlet görevlileri bugüne dek pek çok gazeteciyi, yazarı vurarak ya da işkence ederek öldürdü. Bugün hapisteki gazeteciler, devleti yönetenlerin basınla olan ilişkisinin aynı korku ve kindarlıkla sürdüğünün göstergesidir.

Biz yazarlar ülkemizde yapılmış, planlanmış ya da planlanmakta olan her türlü darbeciliğe, baskıcılığa savaşım veriyoruz. Oysa ülkeyi bugün yönetenler darbe yapmış olanların hiçbirini yargılamak istemiyor. Örneğin ne 12 Eylül’ü, ne de 28 Şubat’ı yapanlardan hiçbiri darbecilikten ötürü yargı önüne çıkartılmıştır. Görünen o ki bu hükümet bunu yapmaya da niyetli değildir.

Öte yandan en yakın ve örneklerden biri olan Hırant Dink’in katillerinin, ülkede adalet duygusu yaratacak bir yargılamadan ne denli uzak olduğunu görüyoruz. Bu dava bu eleştirilerle yaralı olarak sürmektedir.

Gazetecilerin, yazarların hapsedilmesi de olup bitenin üstüne tüy dikmek deyimini akla getirmektedir.

Türkiye Yazarlar Sendikası olarak dünya görüşü ne olursa olsun gazetecilik yaptığı, işiyle ilgili bilgi topladığı, bunları yayımladığı, konuştuğu için gözaltına alınmış, tutuklanmış ya da cezaya çarptırılmış bütün gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Çünkü iktidar aleyhine yazan, haber yapan basın çalışanlarının hapis, gözaltı;  basın organlarının altından kalkılamayacak para cezalarına çarptırılması sadece ve sadece diktatörlükle yönetilen ülkelerde olabilir. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin “Anayasa”sında “Demokrasi tek yönetim biçimidir” denmektedir.

Biz bu yoğun baskı ortamında yargının da, kolluk güçlerinin de Anayasa’nın bu ilkesine uymak zorunda olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz…

Türkiye Yazarlar Sendikası

Biz, Cumartesi Anneleri…

Biz, Cumartesi Anneleri, evlatları, eşleri,  babaları,  kardeşleri  tanıkların gözleri önünde devletin kolluk güçleri tarafından gözaltına alınan, gözaltına alındığı inkâr edilen ve bir daha  geri gelmeyenlerin yakınları… Yıllardır  her Cumartesi saat 12.00’de, İstanbul’da, Galatasaray meydanında buluşup,  sessizce oturup, kayıplarını soranlar …  Diyarbakır’dan, Balıkesir’den, diğer illerden sesimize ses verenler… “Biz almadık, bizde yok” denilip de, cesetleri dere yataklarından, yol kenarlarından, tugay çöplüklerinden çıkanların hesabını soranlar…

Bu kez de 8 Mart 2011’de, Dünya Kadınlar Günü’nde çağrımızı tekrarlıyoruz: Sesimize ses katın:  Kayıplarımızı bulunsun! Sorumlular yargılansın!  Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün mücadelemizde özel bir yeri var; çünkü Latin Amerika’dan İran’a kadar bütün dünyada olduğu gibi burada da gözaltında kayıplara karşı mücadele kadınlarla başladı ve önemli ölçüde kadınlar üzerinden yürüdü. Cumartesi Anneleri eylemini de kadınlar başlattı. Babalar, ağabeyler, erkek kardeşler her zaman yanımızda oldular, ancak  eyleme geçmeyi, saatini, şeklini ilk öneren bir kadındı ve  Galatasaray oturmalarının gelenekselleşmesi büyük ölçüde kadınların inisiyatifiyle gerçekleşti.

İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine,  27 Mayıs 1995′te Galatasaray’da buluştuk.  15 Ağustos 1998’e kadar yağmurda, karda, güneşin altında her Cumartesi aynı saatte Galatasaray’da oturmaya devam ettik.

Evlatlarımızı, eşlerimizi, anne-babalarımızı, kardeşlerimizi kireç çukurlarında yakanlara, asit kuyularına atanlara, toplu mezarlara gömenlere “peşinizdeyiz” dedik.

Gözaltında kaybedilen yakınlarımızı ararken   “biz almadık, bizde yok” cevabı verenlere “yalan söylediğinizi kabullenmek zorunda kalacaksınız” dedik.

13 Mart 1999’da, 200. haftamızda oturma eylemimize ara vermek zorunda kaldık. Çünkü 170. haftadan itibaren, 30 hafta boyunca gözaltına alındık, yerlerde sürüklendik, hakarete uğradık.  10 yıl sonra, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplar Komisyonu’nun girişimiyle, yine her Cumartesi  aat 12:00’de Galatasaray meydanında, aramıza yeni kayıp yakınları katarak buluşmaya ve sessiz oturmalarımıza yeniden başladık.  Ergenekon davasının sadece “hükümete karşı darbe teşebbüsü”yle sınırlı kalmamasını, insanlığa karşı işlenmiş suçları da kapsamasını, insanları gözaltında kaybedenleri, faili meçhâl cinayetlerin sorumlularını da soruşturmasını talep ettik.

Biz, yakınlarının mezarları bile çok görülenler, kemiklerine bile hasret bırakılanlar,  sadece kendi kayıplarımızın değil, devletin tüm hukuk dışı uygulamalarının hesabını soruyoruz.

Ve  diyoruz ki:

- Türkiye’nin hâlâ imzalamadığı Birleşmiş Milletler’in “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”‘si derhal imzalansın ve yürürlüğe konsun!

- İnsan hakları örgütleri, üniversiteler ve aydınların da katılımıyla gözaltında kayıplar ve “faili meçhûl”leri soruşturacak bağımsız bir komisyon kurulsun!

- TBMM İç Tüzüğü’nde ilgili maddeler yeniden düzenlenerek, etkin bir parlamento denetimi sağlanması için araştırma komisyonları  işlevsel hale getirilsin!

- “Devlet sırrı” önündeki koruma kalkanı kaldırılarak devletin hukuk dışı uygulamalarına ait tüm gizli belgeler kamuoyuna açıklansın!

- “İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı uygulanmaz” kuralı yürürlüğe konsun!

- Kayıp yakınlarının Ergenekon Davası’na müdahil olma talepleri yerine getirilsin!

- Kimlik tespiti amacıyla gözaltında kayıp ailelerinin genetik bilgilerinin depolandığı bir DNA bankası oluşturulsun!

- Adli Tıp ve Mezarlıklar Müdürlüğü kayıtlarında kimliği belirsiz olarak gösterilen cesetlerle ilgili bilgiler ilgili kurumlara gönderilsin ve kamuoyuna açıklansın!

- Toplu mezarlar ve ölüm kuyuları, deliller karartılmadan, bağımsız antropologlar, arkeologlar ve adli tıp uzmanları gözetiminde açılsın!

Bu taleplerimiz yerine getirilinceye kadar, suçlular cezalarını çekinceye kadar, bir daha devlet eliyle insanlık suçu işlenmemesi için bütün önlemler alınıncaya kadar her Cumartesi Galatasaray’da oturmaya, adaletten, demokrasiden ve insan haklarından yana olan herkesi yanıbaşımıza çağırmaya devam edeceğiz.

CUMARTESİ ANNELERİ

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI

Aydın Olabilmek

Gazetelerde, dergilerde sık sık onlardan söz edilir;

“Aydınlar Bildirisi / Aydınlar Duyurusu / Aydınlar Eylemi” gibi…

Peki “aydın” kime denir?

Önce “aydınlar”a yakıştırılan “entel” lafının büyük haksızlık olduğunu söyleyelim.

Bu “entel” lafının büyük haksızlık olduğunu söyleyelim.

Bu “entel” lafı kendisini “aydın” diye tanıtan “çeyrek porsiyonluk” dahiler” yüzünden yakıştırılan, içinde alay unsuru olan, halkın bu adamlara duyduğu tepkiyi belirten bir deyimdir.

Halk, gerçek aydınlarla “entel” diye dalga geçmez, onlara “hocam” diye, “alim” diye saygı duyar.

Elbette “aydın” olmanın bir ilacı yoktur ki, kimyasal terkibi bulunsun.

“1- Aydın; evvela, bir fikir, amaç (ülkü) ve karakter sahibi olacaktır. Amaç, ya da ülkü bir inanıştır. Bu inanılışa ise ihanet edemez.

2- Aydın, kandırmaz. Fakat inandırır. İnandırma yolunda ise, ancak bilime ve müspet bilgilere yer verir. Kafasında dokunulmaz “tabu”ların yeri yoktur.

3- Aydın cesurdur. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret ise, aydın için kahramanlık değil, doğal vasıftır.

4- Aydın hakikat bildiği, doğru bildiği şeyi kendisine saklamaz. Onu yaymayı da vazife bilir.

5- Aydın, toplumun hayrını ve çıkarlarını, kendi hayrının ve çıkarları-nın üstünde tutar. Topluma verir, ama toplumdan karşılığını beklemez.

6- aydın, bağlandığı ilkelere uygun bir yaşam sürdüren, dürüst ve fe-ragatli bir insandır. Onun yaşamı ile prensipleri arasında çelişme yoktur.

7- Nihayet aydın, mazbut insandır. Metodlu ve muntazam çalışır. İhmal, dağınıklık ve avarelik aydın insana yakışmaz. Aydın, bu tür zaaflardan kendini kurtaran insandır.”

*                       *                          *
Elbette “aydın”olmanın bir reçetesi yok, lakin bize göre “aydın” olma-nın sorumluluğu vardır.

Kime karşı?

Yaşadığı ülkenin insanlarına karşı…

Acaba bu sorumluluğu kimler taşıyor? Kim bilir!…

Yazarın Sorumu

- Yazarın sorumluluğu nerededir?

- Aydının sorumluluğu neyse onun bir basamak daha önünde gider. Nedeni ise sanatın en belirgin olanı yazındır, edebiyattır.

- Peki, görevi nedir yazarın?

- Birincisi, kendisini ve çevresini değiştirme isteği taşıyarak okurda toplumsal yapıyı değiştirme istemi yaratmaktır. İkincisi ise halkına karşı kendini borçlu hissetmeli ve yaşamının son anına dek bu borcu ödeme çalışmalıdır…

- Hükümetlerle yazarın arası iyi değildir, neden?

- Yazar, kendisinden başlayarak çevresini, ortamını, halkını, bölgesini, dünyayı sürekli değiştirmek isteyen ama edebiyatla değiştirilemediği için okurlarına bu değişim isteğini veren adamdır… Yazar, içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığı için değiştirme isteğindedir. Aslında hiçbir insan memnun değildir. Ama iktidarlar bunun dile getirilmesinden hoşlanmaz. Dünyadan, halkından, durumdan, statükodan, hükümetlerden memnun olan adam, yazar olamaz. Onlar birtakım iktidar gazetelerinin başyazarları, köşe yazarı olabilirler…

- Uluslar arası ölçekte sanatçı değiş tokuşu olduğunda neden hep balerinler, müzisyenler, ressamlar, çalgıcılar, şarkıcılar gider?

- Çünkü adam Batı müziği konseri verirken, şarkı söylerken, bale yaparken, dans ederken hükümete muhalif mi değil mi belli olmaz ki…

Sanat Sahipsiz, Sanatçı Yalnız Değildir

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars gezisi sırasında Mehmet Aksoy’un heykelini “ucube” diye aşağılayıp kaldırılmasını istemesi sanata ve sanatçılara karşı haddini aşan hükümetin son marifetidir. Düşünce, ifade ve örgütlenme karşıtı AKP hükümeti, sanatçıya özgürlük, sanata yaşam hakkı tanımak istemiyor.

Yine aynı sanatçının “Periler Ülkesi” adını taşıyan Ankara’daki heykeline, aynı zihniyetin sahibi Melih Gökçek de, “ben böyle sanatın içine tükürürüm” diyerek hakaret etmişti.

Her fırsatta, her konuşmasında şiirler okuyan; kahvaltılı toplantılar düzenleyerek, kültürüyle sanatçıları ve aydınları politikalarına ikna etmeye çalışan, mitinglerinde soldan ve sağdan sanatçıların ismini aynı anda zikreden ve böylece sanata ve sanatçıya önem verdiğini göstermeye çalışan Başbakan, aslında sanattan ve sanatçıdan hoşlanmadığını bir kez daha göstermiş oldu.

AKP iktidara geldiğinden bu yana milliyetçi, muhafazakâr, çağdışı bir kültür politikası izledi ve bir uygarlık beşiği olan Anadolu’nun kültürel çeşitliliklerini hatırlatan ve yansıtan eserlere barbarca saldırdı.

Bu hükümet, insanlığın binlerce yıl önce bıraktığı kültürel izlerin silinmesi için özel bir gayret sarf ediyor; ama bunun yanı sıra, bu topraklarda sanki başka hiçbir halk, hiçbir kültür var olmamış gibi davranırken, Türk İslam sentezci bir bakışla, resmî tarih tezini destekleyip, kültürel çalışmalar için devasa fonlar harcıyor, kurumlar oluşturuyor.

İzmir’de, İZDOB sanatçıları, çaresizlikten kullandıkları eski tütün deposu binasından çıkartılıp, sokağa atılmakla tehdit ediliyor. AKP hükümeti ve ilgili Kültür Bakanlığı, sahici ve köklü bir çözüm önerisi getirmekten uzak, duyarsızlığıyla sanata nasıl baktıklarını gösteriyorlar.

Bu anlayışlarıyla örtüşen davranışlarıyla, Romalılardan kalma bir kaplıca olan Allionai’ın sular altına gömülmesine onay veriliyor, Zeugma mozaikleri sular altında kalıyor, Hasankeyf sulara gömülüyor, Mehmet Aksoy’un Türk Ermeni dostluğu için yapılmış “İnsanlık Anıtı” heykeline de ucube diyerek hakaret ediliyor.

‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ kapsamında AKM’nin kapatılması, Emek Sineması’nın yıkılmaya çalışılması ile biriken tepki, heykel saldırısıyla hat safhaya varmıştır. Sahip olduğu dünya görüşünden olsa gerek Başbakan, heykele baktığında Taliban militanları gibi, onda put görüyor.

Hiç kimse, başbakan da olsa sanat eserine müdahale etme, sanat eserinin ortadan kaldırılmasını isteme hakkına sahip değildir. Kitap yaktıran, heykel kırdıran, tablo parçalayan, sinema ve tiyatro yasaklayan gerici ve faşist zihniyetin, insanlığa tarih boyunca yaşattıkları hafızalardadır. Ama artık, bu ülkenin sanatı sahipsiz, sanatçısı yalnız değildir. Susmayacaktır!

Mehmet Aksoy’un heykeline saygısızlığıyla, sanatçılar ve sanatseverlerde derin öfke yaratmış olan Sn. Başbakan sözlerini geri almalı, sanatçılardan ve halktan özür dilemeli ve bir daha sanatı ve sanatçıyı rencide etmeye kalkışmamalıdır. Aksi takdirde sanata ve ifade özgürlüğüne karşı, bu kaygı verici gelişmelere yol açanların pervasızlığı, yanıtsız bırakılmayacaktır.

Biz aşağıda imzası olan sanat kurumları ve üyeleri olarak; sanat sahipsiz, sanatçı yalnız değildir diyoruz!

Çağrıcılar: İzmir Aydın ve Sanatçılar Platformu

(TYS) Türkiye Yazarlar Sendikası İzmir Temsilciliği/ Namık Kuyumcu
(KYD) Kadın Yazarlar Derneği/ Sevim Korkmaz Dinç
PEN İzmir Temsilciliği/ Hayri K. Yetik
Dil Derneği İzmir Temsilciliği/ Bekir Yurdakul
Cumalı-Seferis Gökyüzü Edebiyat Sanat Kültür Derneği/ Hasan Özkılıç
(TOBAV) Tiyatro Opera Bale Sanatçıları Vakfı/ İsmail Bilen
(Müzed) Müzik Eğitimcileri Derneği, İzmir Temsilciliği/ Selçuk Esen
Karikatürcüler Derneği İzmir Temsilciliği/ Hasan Efe
(İFOD) İzmir Fotoğraf Sanatçıları Derneği/ Beyhan Özdemir
(BESAM)Recai Atalay
Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği/ Ümit Yaşar Işıkhan
Mimarlar Odası İzmir Şb. Yön. Kur. Başk./ Hasan Toprak
Sokak Sanatları Atölyesi/  Erdal Çoban
Evrensel Kültür Dergisi/ Emine Uyar
Türkgeb (Türkiye Genç Edebiyatçılar Birliği) / Mustafa Gökçek

Yer: Kıbrıs Şehitleri Cad. Prof. Dr. Türkan Saylan Alsancak Kültür Merkezi Önü
Tarih: 20 Ocak 2011 (Perşembe)
Saat: 17.00 -18.00
Etkinlik: Basın Açıklamasının Okunması

Dans, müzik, şiir, mim, sokak tiyatrosu… yürüyüş…

Pankart ve Yürüyüş Sloganları

1. Taştan Korkan Taş Olsun!
2. Sanat Sahipsiz, Sanatçı Yalnız Değildir!
3. Hepimiz Ucubeyiz, Gel Bizi de Kaldır!
4. Sanata Değil Silaha Sansür!
5. Kars’a Selam Heykele Devam!
6. Heykeli Değil Savaşı Kaldır!

Her Gerçek Yazılabilir

Yazarın gerçek karşısında bir tutumu olacaktır elbet. Gözünüzün önüne serili duran ve gerçekleri görmezliğe gelip,yalnız ve yalnız düşlerinin enginliğine sığınan bir romancıya, bir oyun yazarına, bir öykücüye ne kadar acısak yeridir. Gerçekten kurtulmak isteyen yazar, hiçbir zaman sanat eserinin ana konusu olan kişiyi bütün renkliliği, çeşitliliği, olanca derinliğiyle kavrayamayacaktır.

Gerçek derken ne anlıyoruz. Bunun tanımı çok açık; gözümüzle gördüğümüz, duygularımızla tanıdığımız yaşamın iç ve dış olayları… Bunlar, istemese de ya-zarı etkileyecektir.  Günümüzün sanatı öylesine gerçekçidir ki, gerçekten öteye bile uzanmakta, gerçekleri daha olmadan sezmeye, duymaya çalışmaktadır. Türlü akımlar hep bu çıbanın sonucu değil mi?

Sanatta gerçekçilik konusu üzerinde daha uzun boylu durmak gereklidir. Ama bizim ele almak istediğimiz konu o değil. Burada gerçekçiliğe verilmek istenen yanlış anlamlardan söz açmak istiyorum. İşte size bir örnek; uzun yıllar önce bir sinir doktoru Şehir Tiyatrosunda oynanan bir piyes için bir takım garip sözler söylemişti. Sayın doktor sahnede gecekondu sorununun işlenmesini, gizli kalma-sı gerektiğine inandığı bazı gerçeklerin ortaya dökülmesini doğru bulmamıştı. “Çamaşırlarımızı apartmanların ön pencerelerine asar mıyız?” diyordu. O gün-lerde, bu konuda uzun tartışmalar yapıldı. Tanınmış sanat adamları anketlere karşılık verdiler. Hemen hepsi bu yanlış görüşü yerdiler. Sanatçının, yazarın konusunu istediği gibi seçmekte serbest olduğunu söylediler.

Bu çeşit yanlış düşünceler nereden geliyor diye düşünürsek karşımıza sanat konusundaki bilinçsizlik çıkacaktır. Hep üzerinde durulan, aydınlarımızın gereği kadar aydın olmamaları sorunu… sonra bir şey daha göze çarpıyor, bu çeşit ay-dınların üzerinde hiç kafa yormadıkları konularda bile cesaretle konuşmaktan çekinmemeleri… Ne yazık ki bugün sanat evrenimize bu yarı aydınların görüşü, anlayışı hakim. Bunlara göre sanatçılar, yazarlar ancak kendilerinin benimse-diği, doğru bulduğu gerçekleri belirtmekle, savunmakla görevlidir.

Yazarın bir ödevi de, kişioğlunu, çevresini aşan yalanlardan kurtarmaktır. Her çeşit gerçek, sanat yapıtında yerini almalıdır.

Sanatta “gizli gerçek” yoktur. Sanat yapıtı öyle bir bütündür ki orada her duygu, her görüş kendine yer bulabilir. Sanat yapıtından korkmak, kişioğlundan korkmak sayılmamalıdır. Ama yalnız bizde değil, Batı ülkelerinde de zaman zaman bazı şairlerin, yazarların yapıtları yüzünden suçlandıkları görülmüştür.

Topluluklar aydınlığa,ekinin ışığa kavuştukça sanat adamı da o ölçüde özgür, yaratma işinde serbest olabiliyor. Sanatçıya, yazara doğruyu söylediği için düşman kesilenlerin içyüzlerini biraz karıştırdınız mı muhakkak bir yerden bir suçları, bir karaları meydana çıkıverecektir. İnsanlık tarihi gerçek için yapılan savaşlarla doludur. İnandığı doğru yolda, gerçek yolunda olmalıdır.

Bizde bir avuç sanatsever aydın var. Dün o da yoktu. Sanat alanında ancak daracık, yazarın elini, kolunu güçlükle oynatabildiği sıkışık geçitler vardı. Ya-zar, kalemi eline alınca yapıtından çok, çevresinin vereceği yargıları düşünüyor, ona göre yazıyor, yaratıyordu. Yaratma özgürlüğü sınırlı bir yazarın yaratacağı yapıtlarında sanat değeri bakımından sınırlı olacağı tabiidir. Yaratıcı, konuları-nı seçmekte, işlemekte ne kadar özgürse o ölçüde değer, kalıcılık kazanır. İçinde yaşadığı topluma yeni değerler, yeni anlamlar, yeni zenginlikler getirir. En teh-likeli, en zararlı anlayış, sanatçının gerçekler karşısında susmasını istemektedir.

Yalnız sanatçı değil, her kişioğlunun doğru bildiğini açıklanmaktan kaçınmayacağı, çekinmeyeceği, korkmayacağıbir toplum yaratmak çabasındayız. Öyle sanıyorum ki Türk toplumu bu yolda sağlam adımlarla ilerleyecektir. Böyle bir çağda sanatçıyı, en göze batan, en bağıran gerçekler karşısında susturmaya ça-lışmak kadar çıkmaz bir yol olamaz. Yüzyıllardır yalanlar doğruları örttü. Artık doğruları gözler önüne sermek zorundayız.

Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz ve çevremize yalanı yayıyoruz demektir…

Farah’ın Öyküsü…

Merhaba,

Rahatsız olan duygularımı, paylaşmak istedim.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ya da kısaca “millet” in bir karmadan oluştuğunu ve bu karmanın çiçek bahçesini andırdığını göstermek için gayri-müslimleri bir kenara itip “Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Boşnak, Laz, Pomak” diyerek saymaya başlamaları (kendini bilmezlerin) tüylerimi diken diken eder…

Geçenlerde İtalya’da vefat eden zamanımızın büyük opera şarkıcısı Leyla Gencer’in, cesedinin yakılıp, küllerinin İstanbul Boğazı sularına savrulmasını vasiyet etmesi, İslamcı tayfanın zihniyetini bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.

Bir İslamcı yazıcının, “küllerinizle suyumuzu kirletmeyin!” tarzında zırvalaması, çağdaş Türklerin eleştirisine konu oldu. Bu eleştirilere de tahammül gösteremeyen İslamcı tayfa, bu kez, “Nuh Gönültaş, Müslüman olduğu bile şüpheli olan Leyla Gencer için -külleri İtalya’da kalsın- diye yazınca, adeta linç edilmeye kalkışıldı. Bunların, kendi fikirleri dışında hiç bir fikre tahammülünün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu” diyerek ikinci bir saldırıya geçtiler.

Peki…kendilerinin başkalarına, başkalarının fikirlerine tahammülleri var mı?

Kot pantolon giyerek alışveriş merkezine giden ve orada bir erkeğe saat soran eşini bıçaklayarak öldüren adamın cezasında indirim yapıldığına ilişkin haberi, gazetelerde okumuşsunuzdur. Eşini öldüren erkek kendini savunurken “Bana inat kot giydi, saati de cilveli bir şekilde sordu” deyince, mahkeme müebbet hapis cezasını 24 yıla indirmiş. Adam, “pişmanım” dediği için de bir dört yıl daha indirilmiş. Ülkemizin ceza infaz yasasını da hesaba katarsanız kadın öldü-ğüyle kalacak…

Kim bilir, belki de kadını mezarından çıkarıp, yeniden asmadıkları için sevinmemiz gerekiyor!

Yine üniversite yıllarına dönerek, usuma gelen bir kısa öyküyü, güzel Farah’ın öyküsünü anlatmak istiyorum. Çünkü, yatay geçişle bizim üniversiteye gelen bu kızlar, yıllar sonra anlattıkları bu anlamlı öykü…kim bilir be-nim gibi birilerini de etkileyebilir…

Farah, İran’da “İslam devrimi” başladığında ablasıyla birlikte üniversitede okuyordu. İki kardeş, başları açık, modayı takip eden güzel kızlardı. Humeyni’ nin İran’ a dönmesiyle başlayan “İslam devrimi” daha gerçek yüzünü gösterme-den ve ülkenin yüzünü karartmadan Farah’ın babası, iki kızını da karşısına aldı.
Geleceklerinin acılarla dolu olacağını sezen baba, canı kadar sevdiği ve üzerle-rine titrediği iki kızına şöyle dedi: “İran felakete gidiyor. Artık burada öğreni-minizi sürdüremezsiniz. Ya evlenin, ya da Türkiye’ye gidin ve orada okuyun.”

Farah ile ablası, babalarının önsezilerine güveniyorlardı. Hemen toparlan-dılar ve ülkelerini terk ederek, Türkiye’ye geldiler. İkisi de kadın olarak özgür-lüklerini yitirmekten kurtulup, üniversite eğitimlerini sürdürdüler.

Türkiye güzeldi. Bu ülkede kadınlar özgürdü. İran’da ise kara bulutlar yo-ğunlaşmaya başlamış, caddeler idam sehpalarıyla dolmuştu. Çok geçmeden şeriatla yönetilecek olan İran, İslam cumhuriyetinin kurulduğunu dünyaya açık-ladı. Mollalar, İranlı kadınların özgürlüklerini ortadan kaldırdılar. Yıllar hızla akıp geçti. Farah ile ablası, üniversiteyi bitirdi. Ablası İran’a döndü. Farah ise, Türkiye’de kalarak, bir Türk gencine âşık oldu ve onunla evlenip, yuva kurdu. Çok mutluydu. Kocasını çok seviyordu. Bir oğlu oldu. Evlilikleri çok daha güzel ve daha anlamlı hale geldi. Ama zaman geçtikçe, mutlulukları bazı sorunlarla gölgelenmeye başladı. Kocası uçarıydı. Eşini ve çocuğunu ihmal ederek, bekâr-lığındaki gece hayatına kaptırdı kendini… Farah, kocasını daha seyrek görmeye başlamıştı. Evliliğinin, geleceğini, babasından miras kalan önsezi gücüyle gör-dü. Zaman yitirmenin anlamı yoktu. Kocasından boşanıp, kendisine ve oğluna yeni bir hayat kurdu. İyi bir işi vardı; evliliği bitmişti ama Türkiye’de mutluydu. Sevdiği dostları, arkadaşları vardı. İran’a dönmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Ama oğlunu doğurduğu andan itibaren yüreğine düşen bir özlemi vardı. Bir gün ülkesine gidecek, sularına dalarak büyüdüğü Hazar Denizi’ne girip oğlunu, ya-şamdaki en değerli varlığını bağrına basacaktı. Canı kadar sevdiği oğlu ile Ha-zar’ın büyülü sularında bütünleşecekti.

Oğlu altı yaşına gelince, onu alıp ülkesine gitti. Ailesiyle kucaklaşıp, özlem giderdikten sonra oğluyla birlikte doğru Hazar’a gitti. Ama genç kızlığında biki-niyle kumsalında güneşlendiği, sularına dalıp saatlerce yüzdüğü o güzelim plaj, tam ortasından yüksek bir perdeyle ikiye bölünmüştü. Bir tarafta kadınlar, öbür tarafta erkekler vardı. Oğlunu kadınlar tarafına sokmadılar. Farah, yıllarca sürdürdüğü, Hazar’ın sularında oğlunu kucaklayıp bağrına basmak için büyüt-tüğü özlemini gideremedi

İslam cumhuriyeti, anne ile oğlunun kucaklaşmasına izin vermedi…

Farah’ın öyküsü bu kadar…bu öyküyü anlattıktan sonra, gözlerimin içine baktı. Kararlı bir biçimde, “Türkiye buna izin vermez. Ben buna bütün kal-bimle inanıyorum” dedi…

Diyafram

DİYAFRAM – SOLUNUM

Soluk Alma

Soluk alarak dışta bulunan hava akciğerlere çekilir. Besinlerin yanmasını sağlayan oksijenin kanla değişmesi elde edilir. Soluk alma sırasında hava, burun boşluğundan geçip gırtlak, soluk borusu ve iki kalın bronş aracılığıyla akciğere gider. Nefesinizi iki saniyede aldıysanız, sekiz saniye içerde tutacak ve dört saniye içinde vermelisiniz.

Soluk verme

Yanmada ortaya çıkan karbondioksitin dışarı atılmasıdır. Soluk verme sırasında alınan hava aynı yolu izleyerek dışarı çıkar. Solunum için yapılan alıştırmalar, düzenli bir solunum yapmamıza, göğsün ve diyaframın kuvvetlenmesine yardım eder. Ayrıca vücudun gelişmesine de yardımcı olur. En basit solunum alıştırması koşmak ve merdiven çıkmaktır. Diyafram  nefesinizi iyi anlayabilmek için düz bir yere sırtüstü uzanın, hızlı ve kısa aralık-larla sadece ağızdan solumaya başlayın. Burada dikkat etmeniz gereken, göğüs kafesinin bittiği yerden, karından gözlemlenen bir hareket söz konusu mu? Bunu anlamak için iki elinizle göğüs kafesinin üzerine hafifçe bastırın. Diğer bir yöntem ise; aynı konumdayken, nefesinizi tutun, bu halde karnınızı içeri çekin ve dışarı itin. Nefes almadan bunu gerçek-leştirebiliyorsan, nefes alırken karnınızı içeri çekin. Bu yolla diyaframdan solumayı öğre-nebilirsiniz.

Soluk alırken dikkat edilmesi…  (önemli)

1- diyaframdan

2- derin

3- sık

4- çabuk

5- düzenli

6- sinirsiz

7- gürültüsüz olmasına dikkat etmeliyiz

Diyafram solunumunda ağız kapalı tutulur. Burundan soluk alınır. Burundan soluk alınır. Burundan alınan solukta alınan hava ısınır ve temizlenir